Tag Archive for resim

Phorm – Bir taciz hikayesi

Big brother

Big brother

İlk olarak sosyalmedya.co aracılığı ile, olmadık anlarda karşıma porno sitelerin spamları gibi çıkıp “bu pencereyi kapattığın takdirde, sisteme dahil olursun” (ya da benzeri) bir söylemle açılan Internet Explorer penceresinin muhteviyatından haberdar oldum. Phorm – Bir taciz hikayesi de buradan yola çıkıyor.

Bundan bir kaç ay önceydi sanırım, henüz bilgisayarımı açmış, memleketimin o dünya devlerinden dört kat hızlı internet ağına bağlanmışken, açmak için tıklamadığım Internet Explorer’ın gezinti.com sitesi ile karşıma çıkması beni bir hayli şaşırtmıştı. Ben öyle karşıma çıkan pencereleri aceleyle kapatanlardan olamadım. Porno spam bile olsa, “nasıl oldu da açıldı” diye inceler, açılmasına sebep olan sayfa ile birlikte engellerim. Buna da aynı mantıkla yaklaştım, çünkü istem dışı açılan sayfa, istem dışıdır!

Dikkatli okuyunca gördüm ki, eğer sayfanın bir tarafında yer alan “bu hizmetten faydalanmak istemiyorum” bağlantısına tıklamaz ve bir çok orta seviye Internet kullanıcısının yapacağı gibi sayfayı kapatırsam “sisteme dahil” oluyordum. Phishing olarak da tabir edilen, gözden kaçması özellikle istenen saptırmalarla insanları dolandıran bir taktiğin içindeydim. (Sonradan bu işleyişin olması gereken hale döndüğünü de öğrendim.)

TTNet, Türk Telekom, Ayşe, Ahmet, Ingiliz, Turk, kim olduğundan, amacından ziyade, ilk öğrendiğim, sisteme -kendi ifadeleri ile- davet şekli etikten çok uzak bir yapıydı.

Anlamamış, sayfa tabanında yer alan “TTNet” ibaresi ile de çılgına dönmüştüm. Ben TTNet’ten zaten hiç hazetmediğim şekilde hizmet almak zorunda bırakılıyorken, bir de beni dolandırıcı yöntemleri ile asla istemeyeceğim bir sisteme dahil etmeye çalışması beni çileden çıkarmıştı. Kim oluyordu da, kiraladığım evin sahibi olduğu için odalarıma kamera koymaya kendinde hak görüyordu.

Benzetmeden devam edersek, kameraları güya benim isteğim doğrultusunda koyuyor, ancak açıklamayı “sen kapını açık bıraktığında evine gelen kamera montaj ekibini yakalayıp evden kovmazsan, gizli kameralar senin asla farketmeyeceğin şekilde evine yerleşecektir” diye de bana seçenek sunuyordu.

İşim gereği ağ trafiğimi kontrol etmeyi, TTNet saha elemanlarının keyfi port değişikliklerinden korunmak için, hızımı gözlemlemeyi mecburi bir alışkanlık edindim. Ancak Internet’in meshur hız kontrol sitelerinden speedtest.net ‘in Ping sürelerinden ve paket kayıplarından kıllanıyordum zaten, üzerine bir de bu “sistem” tanıtımı tüy dikmişti.

Ben o anda sistemin bir web uygulaması olduğunu düşündüğüm ve kendimce sağlıklı olarak engelledğimi düşündüğümden, arkadaşlarımı “aman diyeyim, şöyle bir açılan pencere ile karşılaşırsanız, ‘istemiyorum’ bağlantısını tıklamadan kapatmayın” diye uyarmakla yetiniyordum.

Sonra anladım ki, eyvay eyvah, sistem DPI adı verilen bir yöntem ile, web değil, IP tabanlı değil, direk altyapıya “çakılmış”. Hani şu 22 Ağustos Internet filtrelemesi gibi çağ dışı bağnaz dayatmalardan kurtulduğumuzu sanacakken, memleketin içme suyu borularının başına grip aşısının patent sahibini oturtmuşlar sanki…

Vay arkadaş, benim hakkım, hukukum, özgürlüğüm bu kadar mı ucuz ki, sen “bunu tüm dünyada yapıyollar, emme bunlar resmi yapıyor, bi de vergisini ödüyollar” diyerek benim gözümün baktığı yeri elaleme peşkeş çekebiliyorsun? Bu hizmetin sonucunda vergi alıyorsun da, bu vergi bana daha fazla demokrasi sağlamana mı yarıyor?

Gizlidir, güvenlidir, değildir, öyledir, değildir. Arkadaş sen insan haklarının egemen olduğu hangi ülkede, sisteme dahil olmayı varsayılan yapıp, “istemezsen çıkarsın” diyebilirsin? AB’de, web sitesi üzerinden eposta adresi toplayabilirsin ama bu kişilere onayları olmadan eposta bile gönderemezsin! Memlekette, örnekleyecek olursak, “sen vermediğin halde biz senin epostanı sisteme dahil ettik, farkına varıp itiraz etmezsen, biz bundan tonla para kazanacağız, epostalarında kirli çamaşırların varsa, o senin sorunun” denmektedir.

Konu ile daha geniş bilgiye aşağıdaki kaynaklardan ulaşabilirsiniz. Ama bence, toplumsal olarak halihazırda bir sürü dayatmaya maruz kalmışken, bilgiye erişme özgürlüğümüzü tepemize yerleştirilmiş bir kılıç gibi tehditle sınırlayan bu tür yaklaşımlara karşı tavizsiz olmalıyız…

Bir de, benim yakıştıramadığım, Turkcell, Vodafon, Borusan, Superonline gibi TTNet’en en azından yönetim olarak bağımsız kuruluşların, kendi hizmetlerinde de bu durumdan etkilendiklerini bildikleri halde abonelerini uyarmamış olmaları.

Phorm Türkiye yetkilisinin de basın bülteni yoluyla, kimseyle yüzyüze gelmeden yapmaya çalıştığı açıklama, “biz iyi niyetliyiz, rakiplerimizin oyunudur bu” havasında ve iç rahatlatıyor, “Internet bankacılığı gibi siteleri izlemiyoruz”! Paket takibi yap, tüm şifrelerimi de trafikten edin, ama bankadaki birikimime göz dikmediğin için müteşekkir olayım. E, iyiymiş…

Neticesinde, Phorm, bir şirket… Şirketler, farklı ülkelerde, o ülkelerin düzenlemelerine göre faaliyet gösterirler. Düny açapında 90 milyar dolarlık pastadan pay kapma çabasındaki şirkete “nasıl yaparsın” demem! Ama vatandaşını bu psatadan paya karşılık satan tekelci zihniyete “çüş” derim!

Benim detaylı bilgim olmadan, seçeneklerim açıkça önüme konmadan, bilgi paylaşma hakkıma konan takibat da, benim için tacizdir…

Benim de keyifle okduğum ve daha detaylı bilgi edinebileceğiniz adres:
http://www.ozguruckan.com

Kaynaklar:
http://sosyalmedya.co/phorm/

http://sosyalmedya.co/phorm/

Phorm Ticari Aktiviteler.pdf

Sisteme dahilseniz öğrenme ve iptal etme adresi:
http://www.gezinti.com/hesabim

Dunning Kruger Efekti (Sendromu)

dunning kruger syndrome

dunning kruger syndrome

Dunning Kruger efekti, en temel anlamda, kişinin cehaletinden kaynaklanan kendini gereksiz üstün görme sendromudur. Bu da, düşük kapasiteli kişilerin, yetersizliklerini anlayamamalarına yol açar. Rekabet sırasında sık düşülen hatalardan biri, rakiplerinizin sizinle aynı kavrama yeteeğine sahip olduğunu düşünmektir.

Kapasiteniz ne kadar yüksekse, rakiplerinizin de o kadar yüksek kapasiteye sahip olduğunu düşünerek, kendinizi ortalama seviyede görmeniz riski artar. Hatta bazı durumlarda, rekabet içinde olduklarınızın sizden daha üstün olabilecekleri endişesine kapılabilirsiniz. Bunun tersi durum ise, -ki malesef burda kapasitesi düşük olan siz olursunuz- kendinizi tüm rakiplerinizden üstün, hatta altından kalkamayacağınız rollere aday olarak görürsünüz.

Ancak günümüzün değerleme sistemleri, çoğunlukla bu sendromu hesaba katabilecek detaya sahip olamadıklarından, bu ikinci örnekte yer alan kişiler, gerçek performanslarını ortaya çıkaran sınavlarla karşılaşmak yerine, talip oldukları üst kimliklerle şaşılası ünvanlara erişmektedirler.

İlk olarak 1999 yılında ortaya atılan Dunning Kruger efekti, Charles Darwin’in “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur” ve Bertrand Russel’in “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır” sözlerinden yola çıkan Justin Kruger ve David Dunning tarafından yapılan bir çalışmadır.

Tam metni şöyle;

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine, her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
Ancak, bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı, meslekî açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
‘Eksiler’, kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür. Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler…
Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler…
Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar… ”

Benim bu hipoteze her zaman biraz korkarak yaklaşmamın sebebi, gerçekliğinden emin oldukça aptallığa yakın hissetmemdir. Öyle bir iddiadır ki, akıllı olduğunu sanan hiçkimse, kolay kolay bu tespiti ortaya koymak istemez.

Yine de, paylaşmanın aptal durumuna düşme endişesinden güçlü olduğu bir sisteme inanıyorum. Dolayısı ile bu yazıyı yazarken, kendimi akıllı sananlardan gösterme riskini de alabilirim. En azından bunun için yeterli olduğunu düşündüğüm sağlam dayanaklarım var. :) (bkz : Referanslar)

Kişi kendini anlattıkça ne kadar değerinin enflasyona uğradığını düşünüyorsam, kafası çok basmayanların dünyasında da, takdir almak için sonsuz bir kendini satmaya çalışma çabası olduğunu düşünüyorum. Belki doğru belki yanlış ama bu modern çalışma ortamında büyük bir açmaza dönüşebiliyor.

Sizin kapasitenizi ölçmek, performansınızı değerlendirmek ve nihayetinde bir şekilde bunu takdir etmekle yükümlü olanların, sadece vitrine koyduklarınızın tembelliği ile hareket etmeleri çok da az rastlanan bir durum değil.

Bu satırları okurken, hepiniz kendinizi “akıllı” sınıflandırmasına koyacak ve çevrenizde ne kadar sizin kıymetinizi anlamakta zorlanan insanlar olduğunu düşüneceksiniz. Elbette, başarıları, başkaları tarafından da takdir görerek, bulundukları muhteşem yere kendi tırnaklarıyla kazıyarak ulaşanlar, üzerlerine alınmamalıdırlar.

Soru şu; siz akıllı olduğunuz için kendinizi yeterince ifade edemediğiniz şüphesinde misiniz, yoksa yetersizsiniz de başkalarının idrak etmekte zorlandığından emin misiniz?
Dunning Kruger efektinin neresindesiniz?

Şimdilik ara veriyorum, az düşünün devam ederiz…

Sevgiler

Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Dunning%E2%80%93Kruger_effect

http://www.servetbasol.com/Articles/ucuyorum/APH-1214.htm

 

Yazmadan once okumak lazim

 

yazmadan once okumak lazim

yazmadan once okumak lazim

 

Aslında yaklaşık dört yıldır, en sevdiğim arkadaşlarımdan biri ile yaptığımız konuşmadan beri erteliyordum bu blog işini… Ertelemedim de, aramızda kalsın, bir kaç başarısız deneyimim de oldu. Kimliği ortaya koydum, sınırlarım dar geldi, kimliği kaldırdım, yazmak zor geldi derken, bugünlere geldik. Yazmadan önce okumak lazım …
Ben aslında çok severim yazmayı. Daha ortaokulda, Türkçe öğretmenim Meral Tüzün’ün notlarıma yansıyan gizli övgüleriyle sevdim… Lise yıllarında ara versem de, sonuna doğru gönül işlerinde, üniversitede hocalarımla ikili ilişkilerimde bana çok faydası oldu. Bizim okulun duayenlerinden Doğan Hoca, hiç unutmam, “Oğlum sen mühendislikten önce gazetecilik mi okudun?” diye sormuştu. Haddim değil, herkes işinde… Ama seviyorum işte yazmayı.
Eşim dostum, arkadaşlarım her fırsatta, “bence sen yazmalısın” der durur… Ama yazmak kolay iş değildir. Öyle “hadi yazayım” deyince yazamazsın! Yazarsın da, işte serbest çağrışımı güzel kullanabilirsen belki. Yoksa içi boş zırvalardan öteye geçemezsin. Hem yazmadan once okumak lazim! Hem de çok okumak!
Henüz ilkokul birde okuduğum “Tom Sawyer’ın Anıları” ile başlayan kitap okuma sevdam, babamın başarılı girişimleri nedeni ile tasfiye ettiği kırtasiyemizden kalan yaklaşık beş yüz roman ile kısa zamanda oldukça serpilmişti. Sanırım ilkokul biterken, o kitaplara ek olarak, fasikül fasikül biriktirirken okunan üç seri ansiklopedi ve okul harçlıkları ile alınan “Altın Seri” kitaplar da dahil olmak üzere bitmişti.
Kitap okumak, okuldan geldikten sonra kardeşimle paylaşığımız odamızda, ranzanın alt katında, üst katın sunta tabanına bakarak hayal kurmak, henüz ortaokul ikinci sınıfta tanıştığım ilk kişisel bilgisayarımın eve gelişine kadar en büyük keyiflerimdi. Çoğu zaman, dışarıda oynayan çocuklara katılmak yerine evde kalıp bu iki keyfi sürmek daha cazip geliyordu.
İlk bilgisayarım olan Sinclair Spectrum 16K ile tanışmamın hayatımdaki yeri çok büyüktür.
Annemin öğretmen maaşı ile bir derginin arka kapağında gördüğü bu hesap makinasından hallice, (hatta bugünün hesap makinalarından daha düşük kapasiteli) bilgisayarı alması, benim için hayatta aldığı en isabetli karardı diye düşünürüm her zaman.
Sabit diski olmayan, onu da geçtim bir ROM’u bile olmayan bu cihazın adaptörünü fişten her çektiğinizde fabrika ayarlarına dönmüş oluyordu. 16 kilobayt toplam hafızaya sahip bu bilgisayara, QBASIC dili ile kod yazıp, RUN tuşu ile çalıştırabiliyordunuz. Şanslı olduğumuz durum her satırın ortasında veya sonunda yazdığını kodu çalıştırabilmemizdi. Böylece ingilizce bilmeden, ingilizce tabanlı bir kodlama dilinin her komutunu ve komut dizilimini üç ay gibi kısa bir sürede hatmettim. Ama o bilgisayar, iki ucunda 3,5 mm. jack ve Schaub-Lorenz marka teybimizde ona uygun bir giriş yaptırmak için Yazıcıoğlu’na gidebilmeyi ertelediğimden hiç bir zaman yazdığım kodları kaydetmeme izin vermedi. Bunun diğer bir faydası da, teyp kasetlerinden yüklenen hazır oyunları yükleyip oynamama izin vermeyişi idi. Dolayısı ile kullanmak istiyorsam, kodlamalıydım da. Böylece ülkemin ilk ‘bilgisayarcı’ larından oldum. Her konuda bilgi sahibi olabilmek adına da, hiç bir konuda uzmanlaşmamayı tercih ettim. Kısaca bir bilgisayar ile, kod yazarım, web sayfalarının her dilde olanını hazırlarım, veritabanı işlemleri, ağ kurulumu, kablolama, donanım tamiri, ekipman tedariği, görsel tasarım, vektörel tasarım, üç boyut canlandırma, simulasyon, ses ve görüntü düzenleme gibi aklınıza gelebilecek herşeyi konusuna göre amatör-orta ileri derecede yapabilirim ama hiçbirinde uzman değilim.
Bu analitik düşünme gerektiren tam zamanlı sayılabilen hobi, sırası ile askeri eğitim ve makina mühendisliği eğitimi yeterli geğilmiş gibi, bunun üzerine ortaokul Türkçe öğretmenimin muhteşem cbd products ile yazım ve hitabet, üniversite yıllarında başvurduğum yarı zamanlı bir iş için mülakat yapığım firmanın sahibinin önerdiği Dale Carniege ile başlayan ve bugün sayısı yüzü geçen kişisel gelişim kitapları da eklenince, ağzınızı açtığınız her konuda can sıkıcı derecede ukalalık yapabilen bir adama dönüştüm.
Çevremdekilerin canını yeterince sıktığımdan emin olunca da, kendime yeni hedefler bulmaya heves ettim. Gel bakalım… Nerde kalmıştık?