Seçilmişler

<< >>

internet yasağı ile temizlensinler diye biz kirleniyoruz!

Deep Web

Son zamanların karın ağrısı olan “internet yasağı” sorunsalına, bilmiyorum benden önce bakan oldu mu ama, başka bir açıdan bakmak ihtiyacı duydum bugün. Bir de ben bakayım, n’em eksik? Birileri, memleketin

Ben dizi çekmekten anlamam ama dizi izlemeyi bilirim…

Revenge

Bugünlerde güncel geyik yabancı dizilerin yerli sürümlerinin kalitesi. Ben sinema-televizyon eğitimi almadım. Yönetmekten, yapımdan zerre anlamam. Ama pis dizi seyrederim. Seyrederken yediğim patlamış mısırın yağını pantolunuma sürerim anlamında değil. Çok

2012 gitmeden 2013 gelemez…

2013

2012′yi öyle ya da böyle geride bıraktık. Yeni bir yıla merhaba demeden önce sevinmemiz gereken, bir yılı daha bize yakışır şekilde, onurlu, dik, mağrur bırakabiliyor olmak. Önce 2012′yi huzur ve

Ölümsüzsün, haberin yok! Dur hemen açma camı bi bekle…

Len

Aslında, hiçbirimiz ölmüyoruz biliyor musunuz? Ölümsüz formlarız hepimiz… Mucizevi bir şekilde, biz hayattan bıkıncaya kadar kazadan, hastalıktan, aklınıza gelebilen her türlü ölüm sebebinden kıl payı kurtuluyoruz. Kendi yaşadığımız hayatta, sadece

Ya uzaylı gördün de tanımadıysan?

Uzaylı İstilası

İyi niyetimizden mi bilinmez, hem evrenin bir yerlerinde, tee oralardan kalkıp bizim dünyamıza gelecek kadar gelişmiş bir taşıma teknolojisini icat edecek kadar akıllı birileri olduğuna, hem de dünyaya gelir gelmez

Sosyal medya, neden hayatımızı tehdit eder hale geldi?

Sosyal medya, neden hayatımızı tehdit eder hale geldi?

Sosyal medya, neden hayatımızı tehdit eder hale geldi?

 

Geçenlerde okuduğum bir makalenin içeriği idi bu. Sosyal medya, neden hayatımızı tehdit eder hale geldi?  Vibhu Nordby The Next Web sitesindeki yazısında çok hassas bir gelişmeye dikkat çekmiş. Bu yazım bir çeviriden ziyade, onun görüşlerini kendi bakış açım ile paylaşma amaçlı…

Sosyal medya, kelimenin tam anlamıyla, gücün odağını yavaş yavaş ama giderek ivmelenen bir şekilde kaydırıyor. Bugün “büyük adam” dediklerimizin elindeki “yön verme” gücünün bir kısmı, bugün sıradan vatandaşın eline geçmiş durumda. Almanya’yı İkinci Dünya Savaşı’na sürükleyen Hitler’in meydanlarda büyük zahmetlerle gerçekleştirdiği “Propaganda” bugün sandalyesinden kalkma zahmetine girmeyen bir Twitter fenomeni için tek tıklamayla mümkün…

Bu güç kayması, aslında sosyal dengeyi, sosyal adalet ve demokratik ortamı sağlaması açısından iyi gibi görünse de, meslektaşım Vibhu’nun endişesi, bu güce sahip olanların bunu gücü az olanlara karşı şiddet uygulamak için kullanabilmeleri ihtimali… Ki ben bunu gayet açık görebiliyorum. Bugün bile, takipçilerine “vur emri” çıkaran fenomenlere rastlamak mümkün. Sosyal medya linci de eski çağların insan taşlamasından farksız. İlk taşı atanın vicdanına kalmış bir durum…

Artık içerik sağlama, çığrından çıkmış durumda… Eskiden içerik yaratabilmek için bilgi, birikim ve yazı yazabilme yeteneği gerekirken, bugün 140 karaktere özensiz sığdırabildiğin sabah kahvaltısı menün içerikten sayılıyor. Hatta makbulü bile denebilir.

Daha kötüsü, insanlar umarsız bir paylaşım çılgınlığına kapılmışken, bu gücün devlerinin, hassasiyetten yoksun tanımlamalarla insanları sınıflandırmaları. “doin’ 105 on 105″ örneğinde olduğu gibi, sigorta şirketi bir gencin surprimini 105 no’lu otoyolda 105 mil ile seyrettiği için artırırken, bunların aslında bir şerkının sözleri olduğunu unutabilirler.

Sosyal paylaşım siteleri, eskini aksine, varsayılan paylaşım ayarlarını ‘halka açık’ hale getirmekle, bilinçsiz kullanıcıları hedef haline getirmekte. Bu kargaşada iz bırakmamak ya da izlerini silmek isteyenler için ise, yazılan yorumları silmeyi reddeden site örnekleri mevcut.

Kısacası okurlarım, kişisel bilgilerimiz elde edildikçe, bu bilgileri kullanma ihtimali olanların profili değiştikçe, bir önceki yazımda yer alan videoda olduğu gibi son derece savunmasız kalmamız mümkün…

Bir sonraki yazımda ise, ne kadar sakınırsak sakınalım, bu bilgilerin otoriteler eliyle nasıl peşkeş çekildiğine dikkat çekeceğim.

Daha korkmayın, bu kadar değil… ;)

Teknoloji ile ilgili çok derine inmeden, durumumuzu görelim mi?

Teknoloji ile ilgili çok derine inmeden, durumumuzu görelim mi?

Önce şu aşağıdaki videoyu izleyip, ne durumdayı iyice bir anlayalım, ne dersiniz?


Link

Bu görüntülerden sonra, devam niteliğindeki yazıları okumak daha ilginç gelecektir. Teknoloji ile, daha doğrusu Internet ile her geçen gün çok daha iç içe olduğumuz bir dünyanın bize ne gibi sürprizler getireceğini anlamak zor olmasa gerek… Aşağıda bir sonraki yazımdan kıs bir bölüm bu video ile direk ilgili!

Bu güç kayması, aslında sosyal dengeyi, sosyal adalet ve demokratik ortamı sağlaması açısından iyi gibi görünse de, meslektaşım Vibhu’nun endişesi, bu güce sahip olanların bunu gücü az olanlara karşı şiddet uygulamak için kullanabilmeleri ihtimali… Ki ben bunu gayet açık görebiliyorum. Bugün bile, takipçilerine “vur emri” çıkaran fenomenlere rastlamak mümkün. Sosyal medya linci de eski çağların insan taşlamasından farksız. İlk taşı atanın vicdanına kalmış bir durum…

Artık içerik sağlama, çığrından çıkmış durumda… Eskiden içerik yaratabilmek için bilgi, birikim ve yazı yazabilme yeteneği gerekirken, bugün 140 karaktere özensiz sığdırabildiğin sabah kahvaltısı menün içerikten sayılıyor. Hatta makbulü bile denebilir.

Daha kötüsü, insanlar umarsız bir paylaşım çılgınlığına kapılmışken, bu gücün devlerinin, hassasiyetten yoksun tanımlamalarla insanları sınıflandırmaları. “doin’ 105 on 105″ örneğinde olduğu gibi, sigorta şirketi bir gencin surprimini 105 no’lu otoyolda 105 mil ile seyrettiği için artırırken, bunların aslında bir şerkının sözleri olduğunu unutabilirler.

 

Yazmadan once okumak lazim

 

yazmadan once okumak lazim

yazmadan once okumak lazim

 

Aslında yaklaşık dört yıldır, en sevdiğim arkadaşlarımdan biri ile yaptığımız konuşmadan beri erteliyordum bu blog işini… Ertelemedim de, aramızda kalsın, bir kaç başarısız deneyimim de oldu. Kimliği ortaya koydum, sınırlarım dar geldi, kimliği kaldırdım, yazmak zor geldi derken, bugünlere geldik. Yazmadan önce okumak lazım …
Ben aslında çok severim yazmayı. Daha ortaokulda, Türkçe öğretmenim Meral Tüzün’ün notlarıma yansıyan gizli övgüleriyle sevdim… Lise yıllarında ara versem de, sonuna doğru gönül işlerinde, üniversitede hocalarımla ikili ilişkilerimde bana çok faydası oldu. Bizim okulun duayenlerinden Doğan Hoca, hiç unutmam, “Oğlum sen mühendislikten önce gazetecilik mi okudun?” diye sormuştu. Haddim değil, herkes işinde… Ama seviyorum işte yazmayı.
Eşim dostum, arkadaşlarım her fırsatta, “bence sen yazmalısın” der durur… Ama yazmak kolay iş değildir. Öyle “hadi yazayım” deyince yazamazsın! Yazarsın da, işte serbest çağrışımı güzel kullanabilirsen belki. Yoksa içi boş zırvalardan öteye geçemezsin. Hem yazmadan once okumak lazim! Hem de çok okumak!
Henüz ilkokul birde okuduğum “Tom Sawyer’ın Anıları” ile başlayan kitap okuma sevdam, babamın başarılı girişimleri nedeni ile tasfiye ettiği kırtasiyemizden kalan yaklaşık beş yüz roman ile kısa zamanda oldukça serpilmişti. Sanırım ilkokul biterken, o kitaplara ek olarak, fasikül fasikül biriktirirken okunan üç seri ansiklopedi ve okul harçlıkları ile alınan “Altın Seri” kitaplar da dahil olmak üzere bitmişti.
Kitap okumak, okuldan geldikten sonra kardeşimle paylaşığımız odamızda, ranzanın alt katında, üst katın sunta tabanına bakarak hayal kurmak, henüz ortaokul ikinci sınıfta tanıştığım ilk kişisel bilgisayarımın eve gelişine kadar en büyük keyiflerimdi. Çoğu zaman, dışarıda oynayan çocuklara katılmak yerine evde kalıp bu iki keyfi sürmek daha cazip geliyordu.
İlk bilgisayarım olan Sinclair Spectrum 16K ile tanışmamın hayatımdaki yeri çok büyüktür.
Annemin öğretmen maaşı ile bir derginin arka kapağında gördüğü bu hesap makinasından hallice, (hatta bugünün hesap makinalarından daha düşük kapasiteli) bilgisayarı alması, benim için hayatta aldığı en isabetli karardı diye düşünürüm her zaman.
Sabit diski olmayan, onu da geçtim bir ROM’u bile olmayan bu cihazın adaptörünü fişten her çektiğinizde fabrika ayarlarına dönmüş oluyordu. 16 kilobayt toplam hafızaya sahip bu bilgisayara, QBASIC dili ile kod yazıp, RUN tuşu ile çalıştırabiliyordunuz. Şanslı olduğumuz durum her satırın ortasında veya sonunda yazdığını kodu çalıştırabilmemizdi. Böylece ingilizce bilmeden, ingilizce tabanlı bir kodlama dilinin her komutunu ve komut dizilimini üç ay gibi kısa bir sürede hatmettim. Ama o bilgisayar, iki ucunda 3,5 mm. jack ve Schaub-Lorenz marka teybimizde ona uygun bir giriş yaptırmak için Yazıcıoğlu’na gidebilmeyi ertelediğimden hiç bir zaman yazdığım kodları kaydetmeme izin vermedi. Bunun diğer bir faydası da, teyp kasetlerinden yüklenen hazır oyunları yükleyip oynamama izin vermeyişi idi. Dolayısı ile kullanmak istiyorsam, kodlamalıydım da. Böylece ülkemin ilk ‘bilgisayarcı’ larından oldum. Her konuda bilgi sahibi olabilmek adına da, hiç bir konuda uzmanlaşmamayı tercih ettim. Kısaca bir bilgisayar ile, kod yazarım, web sayfalarının her dilde olanını hazırlarım, veritabanı işlemleri, ağ kurulumu, kablolama, donanım tamiri, ekipman tedariği, görsel tasarım, vektörel tasarım, üç boyut canlandırma, simulasyon, ses ve görüntü düzenleme gibi aklınıza gelebilecek herşeyi konusuna göre amatör-orta ileri derecede yapabilirim ama hiçbirinde uzman değilim.
Bu analitik düşünme gerektiren tam zamanlı sayılabilen hobi, sırası ile askeri eğitim ve makina mühendisliği eğitimi yeterli geğilmiş gibi, bunun üzerine ortaokul Türkçe öğretmenimin muhteşem cbd products ile yazım ve hitabet, üniversite yıllarında başvurduğum yarı zamanlı bir iş için mülakat yapığım firmanın sahibinin önerdiği Dale Carniege ile başlayan ve bugün sayısı yüzü geçen kişisel gelişim kitapları da eklenince, ağzınızı açtığınız her konuda can sıkıcı derecede ukalalık yapabilen bir adama dönüştüm.
Çevremdekilerin canını yeterince sıktığımdan emin olunca da, kendime yeni hedefler bulmaya heves ettim. Gel bakalım… Nerde kalmıştık?