Ben dizi çekmekten anlamam ama dizi izlemeyi bilirim…

Revenge

Bugünlerde güncel geyik yabancı dizilerin yerli sürümlerinin kalitesi. Ben sinema-televizyon eğitimi almadım. Yönetmekten, yapımdan zerre anlamam. Ama pis dizi seyrederim. Seyrederken yediğim patlamış mısırın yağını pantolunuma sürerim anlamında değil. Çok fena izlerim anlamında. Konsantrasyon konusunda tez hazırlayacak olan varsa, benim ortasından yakaladığım filme/diziye kilitlenmemi kendisine konu yapsın, sonuçlardan en az üç uluslararası yayın çıkar.

Sayısal yayının öncülerinden olan servis sağlayıcının (TRT spikeriyim ya Digiturk diyemiyorum) en eski abonelerindenim. Sağolsunlar her sözleşme yıldönümünde mavi fona gri yazıyla yeterince yaşlanmış mıyım diye test etmek için kutlama mesajı gönderirler. İlk günden beri de dizi kanallarının hepsi paketime dahil. Futbol yayınları hariç hepsi var anlayacağınız. Futbol ile aram takım tutmak dışında pek yok, başka bir yazımda (kendime not, buraya o yazının bağlantısını ekleyelim canım) değinirim. (Henüz değinmediysem, bağlantı yoktur, fare işaretçinizi gereksiz yere kelimelerin üstünde gezdirmeyin)

Ben şimdi bunu neden anlattım, bu demek oluyor ki, yurtdışında özellikle Amerika ve Ingiltere’de yaşama fırsatı bulan arkadaşlar dışında iseniz benim gibi, 13 yıldır bu dizileri izleyen biri olmak, “ben bu memleketin en eski yabancı dizi seyircilerindenim” deme hakkını verir size. Hele hele, “Sex and the City” ve “Friends”i baştan sonra dört kez filan izlemişseniz, “breh breh” derler…

Bazılarının fark edemediği dizileri de sağolsun çok sevdiğim ve benden daha dikkatli takip eden arkadaşım “Uzun” bana haber verir. “Luther” sayesinde izleyip, tadı damağımda, izi dimağımda kalan yapımlardandır.

Yabancı dizilerin en sevdiğim yönü, “CSI: Miami”‘den sevgili Horatio affetsin, senaryo yokmuş, rol yapmıyorlarmış gibi akmasıdır. “CSI: Miami” hariç… O daha ziyade “Malkoçoğlu”nun yan duranı gibi. CSI: Aksaray ne zaman yapılır onu da merak ediyorum. :) Biz bu bahsettiğim cillop dizilerin, Afyon kaymağı gibi lezzetli senaryolarına ne yapıyoruz da, benim izlemeye bile tahammül edemediğim bir hale geliyorlar, ondan bahsedeceğim.

Girizgah yettiyse, ben yazarken sıkılmadan, siz okurken bayılmadan, neden bu konuya girdim “gelişme” kısmına geçelim.

Bu dizilerin orjinalleri, süreleri genellikle 22-45 dakika olacak şekilde çekiliyorlar. Araya reklamlar da girince 30 veya 60 dakikaya tamamlansınlar diye… Konuları alengirli olanlar detaya girer sürükleyici olursa 45 dakika çekiliyorlar. Amaç, tadında bırakmak, seyirciyi senaryoya bağlamak, kısa sürede en üst düzey akışı sağlamak. Afyon kaymağı yani :) Konsantre ve tam kıvamında.

Biz ise önce bu dizilerin yayın haklarını alıyoruz. Sonra sadece bu işi en iyi yapanların ayakta kalabildiği yapımcılar, tamamen yerel kaygılarla, bu yatırımlarını katlayacak projelere çevirmek istiyorlar. İşte bu noktada “seyirci” dediğimiz “hedef kitle” giriyor devreye :)

Okumuş ve daha önemlisi hazmetmiş adamların memleketinde, insanlar saatlerce televizyona kilitlenmiyorlar. Herbirinin hayatında iş önemli yer tutuyor ve işten arta kalan zamanlarında hakkıyla yapacakları birer hobileri var. Mesela, model araçlarla ilgileniyorsa, bizdeki kaynağın seksenbir katı var. Motosiklet sevdalısıysa, motosiklete saygılı trafiği var filan… Aileyle vakit geçirmek denen bir olay var, şimdilik girmiyorum, ağır gelir.

Tabi bu adam haliyle, televizyon karşısına ancak “gerçekten” ilgisini çekecek bir şeyler varsa geçiyor. Yapacak başka şey olmadığı için değil. Dolayısı ile az izliyor, izlediğinin öz olmasını istiyor.

Çoğu ülkede, ya Ingilizce ikinci dil olarak benimsenmiş, ya da insanlar otobüste, trende durmadan kitap okudukları için, alt yazıları sahneleri kaçırmadan okuyabiliyorlar.

Bizde durum farklı, amca işten çıkarken varsayalım zinde bile olsa, eve minimum kırkbeş, belki de iki saatte gelince çökmüş oluyor tabi. Trafik örneğini İstanbul’dan verdim, sosyal etkinlik örneği sırada, o da diğer şehirlerden gelsin. Devlet tiyatroları sindirilmiş, hobi mağazalarını besleyecek potansiyel müşeriyi yetiştirememiş şehirlerden… Yoksa şu an örnek ararken bile aklıma bir tanesinin ismi gelmeyen büyük hobi marketler Siirt’te de şube açmak istemezler mi? İşte bu yorgunluk ve yoklukla, beyefendi ya da hanımefendi, akşam yemeğini yedikten sonra geçerler televizyon başına. Yaklaşık 3-5 saat süren “izlence saati” de sadece bizde vardır. Servis sağlayıcıları bu dizilerin orjinallerini seslendirmemişse, alt yazı okumak zul gelir, “aman kim okuyacak”tır.

İzleme süresi bu kadar çok, izleyenler bu kadar çaresiz olunca, bu yerli dizi zincirinde oyunculardan ve senaryo uyarlayanlardan bile daha başarılı bulduğum, hatta abartmaktan korkmadan en başarılı bulduğum yapımcılar, “öyle seyirciye böyle dizi” formülünü devreye alıyorlar.

Private Practice - Kate Walsh

Private Practice – Kate Walsh

Elin dizisinde kadın doğum yapıyorsa, doktor odaya girer, duruma göre varse bir veya iki satır replik okunur, plan değişir, kadın lohusa yatağındadır. Toplam on saniye…

Bunu hemen bizim hedefe uyarlayalım. Birincisi, hükümetin o dönem desteklediği bir doğum yöntemi varsa, onun geyiği dönsün. Sonra doğumhaneye sedyeyle beraber bir hareketli sahne alalım, baba adayı hatunun elini tutacak, seyirciye “ay canımmmm ,kıyamaaaam, Selahattin sen neden böyle değilsin?” dedirtelim. Ameliyathanede öten cikleyen alet edevat olsun, yoksa bizimkler “Aynur, karıyı doğurtacaklar mı şimdi?” diye ikileme girerler. E hadi doğum başlasın dediniz mi? Yok, önce doktorlarımız ellerini yıkarken bir ön konuşma yapacaklar. Orjinalde yok ama ha! Şu eller ykıandıktan sonra eldivenli ellerin havada tutulması mutlaka gösterilmeli. Doğum başlar nihayet. Başlar da bitmez ki… Bizde her doğum, bir hamilelik ve doğuma hazırlık semineri uygulaması gibidir. Doktorlarımız elleri havada girerler doğumhaneye ama baba adayı yağlı saçlarıyla ablanın elinden tutmuş “nefes al, nefes ver canım” diye sufleye başlamıştır. Anne adayı da en az bir dakika boyunca boynundaki damarlar şişerek sancı sahnesi yaşayacak ki, Zarife Hanım çekirdeğini daha bi heyecanla çitletsin. Her üç ıkınmada bir, doktorlar birbirine “Naci daha önce hiç mi vajina görmedin” der gibi bakarlar, bu bakışlar da en az onar saniye gözümüze sokulur. Bakışların sebebi, ülkemizde öndeki aracın yavaş giden sürücüsünün annesininkini ağzından düşürmeyen vatandaşımıza, “vajina” kelimesini söylemenin zor gelmesidir. Nihayet bebek doğar, sanki az önce plasentayı yırtmadan buzdolabı poşetnden çıkmış gibi annenin kucağına verilir. Bizim bu yenidoğanın ele verilişi sahnesi merakımıza rağmen, yerli kast ajanslarının elinde üç aylıktan küçük bebek olamadığı için, bütün yenidoğanlar yedi buçuk kilo doğarlar bizim dizilerde…

Bunun gibi her önemli iki dakikalık sahneyi araya gereksiz planlar sokarak on iki dakikaya çıkardık mı, dizinin süresini de 22 dakikadan 122 dakikaya çıkarır mıyız? Bırak o hesap makinasını… Çıkarırız. Bu da sana diziden önce yedi dakika, dizi başladıktan bir dakika sonra, dizinin ortasında, dizinin son sahnesinde reklam araları verir mi? Verir… Bir de o uzuuun reklam arasından sonra son onbeş saniyeyi yeniden oynatıp alttan jenerik akışını başlattın mı, senden iyisi yoktur karlılık açısından. Aman canım, kimin annesine küfredilmiyor ki? Afyon kaymağının içine, biraz Adana, biraz Urfa, iki kaşık yoğurt, dört tane ceviz içi, İzmir lokumu kattın mı? İyice de parçalayıcıdan getirip macun kıvamına sok! Anca “hayatta kalmak için” yenilecek bir karışım oldu çıktı.

Şimdi paşam, demem o ki; ben dizi izlediğim gibi, sizi de izliyorum! Diziyi eleştirmem, ne eleştireceğim? Bir dizinin en iyi yapım eleştirisi aldığı izlenme oranıdır. Aslanlar gibi reklam alan, para basan, oranın dibine vuran da, bence başarılıdır.

Ama ben insanı eleştiriyorum. Her önününe konanı yemese mesela? Yemek yerken damak zevkimize gösterdiğimiz özeni, göz zevkimize de göstermek için gerekli alt yapıya sahip olsak?
Okumayı sevsek, filmleri, dizileri de okusak… Paylaşsak, iyisini, kötüsünü… Gerçekten iyi olanın “takipçisi” olsak? Özen göstersek yazarına, oyuncusuna?

Sen altyazı okumaktan imtina eder, başkasının acısı ile kendi acını unutur, başkasının çaresizliğinde kendi ezilmişliğini paylaşmış hissedersen, elin eğlencelik dizilerini, araya satır arası bilinçaltı mesajları ile servis ederler, sen de hayatının gittikçe yuvarlanmaktan hallice gittiğini görmeden ömrünü tüketirsin parıltılı ekran karşısında…

Bu yazıyı yazarken okuma alışkanlığını, yerli/yabancı filmleri, izlenmesi gerekenleri hatırladım, unutturmayın, bir ara onları da yazayım… mı?

Leave a Reply