Seçilmişler

<< >>

internet yasağı ile temizlensinler diye biz kirleniyoruz!

Deep Web

Son zamanların karın ağrısı olan “internet yasağı” sorunsalına, bilmiyorum benden önce bakan oldu mu ama, başka bir açıdan bakmak ihtiyacı duydum bugün. Bir de ben bakayım, n’em eksik? Birileri, memleketin

Ben dizi çekmekten anlamam ama dizi izlemeyi bilirim…

Revenge

Bugünlerde güncel geyik yabancı dizilerin yerli sürümlerinin kalitesi. Ben sinema-televizyon eğitimi almadım. Yönetmekten, yapımdan zerre anlamam. Ama pis dizi seyrederim. Seyrederken yediğim patlamış mısırın yağını pantolunuma sürerim anlamında değil. Çok

2012 gitmeden 2013 gelemez…

2013

2012′yi öyle ya da böyle geride bıraktık. Yeni bir yıla merhaba demeden önce sevinmemiz gereken, bir yılı daha bize yakışır şekilde, onurlu, dik, mağrur bırakabiliyor olmak. Önce 2012′yi huzur ve

Ölümsüzsün, haberin yok! Dur hemen açma camı bi bekle…

Len

Aslında, hiçbirimiz ölmüyoruz biliyor musunuz? Ölümsüz formlarız hepimiz… Mucizevi bir şekilde, biz hayattan bıkıncaya kadar kazadan, hastalıktan, aklınıza gelebilen her türlü ölüm sebebinden kıl payı kurtuluyoruz. Kendi yaşadığımız hayatta, sadece

Ya uzaylı gördün de tanımadıysan?

Uzaylı İstilası

İyi niyetimizden mi bilinmez, hem evrenin bir yerlerinde, tee oralardan kalkıp bizim dünyamıza gelecek kadar gelişmiş bir taşıma teknolojisini icat edecek kadar akıllı birileri olduğuna, hem de dünyaya gelir gelmez

internet yasağı ile temizlensinler diye biz kirleniyoruz!

Deep Web

Son zamanların karın ağrısı olan “internet yasağı” sorunsalına, bilmiyorum benden önce bakan oldu mu ama, başka bir açıdan bakmak ihtiyacı duydum bugün. Bir de ben bakayım, n’em eksik?

Birileri, memleketin dört köşesini ele geçirdikleri yetmiyor gibi, bir de bulandıkları çamur göze batmasın diye aydınlanmayı durdurmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Malum; el yordamı ile çamur bulan organlar, doğrudan malum organa bağlandı. Şimdi belki gözle kontrolden bi’şeyler çıkar endişesi diz boyunu aştı, eşşek kulağına kaçtı.

Nihayetinde, dediler ki, “yahu bu Internet denen hede hödö, sizin kendi başınıza kullanabileceğiniz bi’şe değil, size bir ‘big brother’ lazım ki, nasıl kullanıyorsunuz, ne okuyorsunuz, okuduklarınızdan ne anlayacaksınız, bilelim, erken müdahale edelim. Erken teşhis can, erken tespit mabadı kurtarır.

Eyvallah! Elimiz kolumuz bağlı, biri birine, biri ötekine, öteki berikine onaylattı, artık Internet’te dolanan potansiyel suçlular olduk.

Suça bulaşan olmayalım, bulaşırsak da üzerimize yapışmasın diye ne yapabiliriz dedim geçenlerde. Bir de baktım ki gayet yasal yollardan, amcalar kurmuşlar sistemi. Biraz çetrefilli filan ama, varsa yeterli hakimiyetin jargona, kuruyorsun sistemi, hooop giriyorsun Internet’in arka sokaklarına. Ya da kendi adıyla, derin ağa… Deep web denilen o izbe, karanlık aleme…

Aslında hakkını yememek lazım… 1996 ila 2001 arasında “bildiğin Internet” diyebileceğin, ama dünyanın çeşitli ülkelerinde bilgiye erişimin kısıtlanması ile, bilginin hasının çekildiği kuytuluk bir yer…

Ama sıkıntı şurda; böyle bir güneş görmeyen mekan yaratılınca, sadece bilgiyi kısıtlamalar olmadan paylaşamak isteyen, araştırmacılar, gazeteciler ve aktivistler sığınmamış bu mekana. Hani bizim gözümüzü korkutuyorlar ya; fetiş siteleri var, dilimin varmadığı porno siteleri var, yasal olmayan siteler var, sizleri onlardan koruyacağız diye… Asıl bu sitelerin hepsi, bizim bildiğimiz “yüzeysel Internet” üzerinden, buralara akmış. Muhteşem sansürsüz bilgi de var, başlığına baktığında kusmak istediğin de.

Internet’in yasalar çerçevesinde hareket eden kısmının özgürlüğünü kısıtlayınca, hepimizin yavaş yavaş kayacağı bu arka sokaklar, daha şimdiden uyuşturucu ve fuhuş çetelerinin eline geçmiş durumda. Bizler de cebi delik gazeteciler, araştırma görevlileri gibi, geneleve cam cama daire sakinleri olmak zorunda kaldık.

Ama bir şey diyeyim mi? Kötü ev sahibi adamı mal sahibi yapar derler ya! Hep merak ederdim, “yahu dilediğim her türlü bilgiye ulaşabildiğim o Internet’e ne oldu” diye! Şükür kavuşturana :)
Internet yasagiyla yerimizden ettiler, eski mekana geri döndük…

Nasıl girildiğini, nereden bulacağınızı başka yazımda anlatacağım…

Ben dizi çekmekten anlamam ama dizi izlemeyi bilirim…

Revenge

Bugünlerde güncel geyik yabancı dizilerin yerli sürümlerinin kalitesi. Ben sinema-televizyon eğitimi almadım. Yönetmekten, yapımdan zerre anlamam. Ama pis dizi seyrederim. Seyrederken yediğim patlamış mısırın yağını pantolunuma sürerim anlamında değil. Çok fena izlerim anlamında. Konsantrasyon konusunda tez hazırlayacak olan varsa, benim ortasından yakaladığım filme/diziye kilitlenmemi kendisine konu yapsın, sonuçlardan en az üç uluslararası yayın çıkar.

Sayısal yayının öncülerinden olan servis sağlayıcının (TRT spikeriyim ya Digiturk diyemiyorum) en eski abonelerindenim. Sağolsunlar her sözleşme yıldönümünde mavi fona gri yazıyla yeterince yaşlanmış mıyım diye test etmek için kutlama mesajı gönderirler. İlk günden beri de dizi kanallarının hepsi paketime dahil. Futbol yayınları hariç hepsi var anlayacağınız. Futbol ile aram takım tutmak dışında pek yok, başka bir yazımda (kendime not, buraya o yazının bağlantısını ekleyelim canım) değinirim. (Henüz değinmediysem, bağlantı yoktur, fare işaretçinizi gereksiz yere kelimelerin üstünde gezdirmeyin)

Ben şimdi bunu neden anlattım, bu demek oluyor ki, yurtdışında özellikle Amerika ve Ingiltere’de yaşama fırsatı bulan arkadaşlar dışında iseniz benim gibi, 13 yıldır bu dizileri izleyen biri olmak, “ben bu memleketin en eski yabancı dizi seyircilerindenim” deme hakkını verir size. Hele hele, “Sex and the City” ve “Friends”i baştan sonra dört kez filan izlemişseniz, “breh breh” derler…

Bazılarının fark edemediği dizileri de sağolsun çok sevdiğim ve benden daha dikkatli takip eden arkadaşım “Uzun” bana haber verir. “Luther” sayesinde izleyip, tadı damağımda, izi dimağımda kalan yapımlardandır.

Yabancı dizilerin en sevdiğim yönü, “CSI: Miami”‘den sevgili Horatio affetsin, senaryo yokmuş, rol yapmıyorlarmış gibi akmasıdır. “CSI: Miami” hariç… O daha ziyade “Malkoçoğlu”nun yan duranı gibi. CSI: Aksaray ne zaman yapılır onu da merak ediyorum. :) Biz bu bahsettiğim cillop dizilerin, Afyon kaymağı gibi lezzetli senaryolarına ne yapıyoruz da, benim izlemeye bile tahammül edemediğim bir hale geliyorlar, ondan bahsedeceğim.

Girizgah yettiyse, ben yazarken sıkılmadan, siz okurken bayılmadan, neden bu konuya girdim “gelişme” kısmına geçelim.

Bu dizilerin orjinalleri, süreleri genellikle 22-45 dakika olacak şekilde çekiliyorlar. Araya reklamlar da girince 30 veya 60 dakikaya tamamlansınlar diye… Konuları alengirli olanlar detaya girer sürükleyici olursa 45 dakika çekiliyorlar. Amaç, tadında bırakmak, seyirciyi senaryoya bağlamak, kısa sürede en üst düzey akışı sağlamak. Afyon kaymağı yani :) Konsantre ve tam kıvamında.

Biz ise önce bu dizilerin yayın haklarını alıyoruz. Sonra sadece bu işi en iyi yapanların ayakta kalabildiği yapımcılar, tamamen yerel kaygılarla, bu yatırımlarını katlayacak projelere çevirmek istiyorlar. İşte bu noktada “seyirci” dediğimiz “hedef kitle” giriyor devreye :)

Okumuş ve daha önemlisi hazmetmiş adamların memleketinde, insanlar saatlerce televizyona kilitlenmiyorlar. Herbirinin hayatında iş önemli yer tutuyor ve işten arta kalan zamanlarında hakkıyla yapacakları birer hobileri var. Mesela, model araçlarla ilgileniyorsa, bizdeki kaynağın seksenbir katı var. Motosiklet sevdalısıysa, motosiklete saygılı trafiği var filan… Aileyle vakit geçirmek denen bir olay var, şimdilik girmiyorum, ağır gelir.

Tabi bu adam haliyle, televizyon karşısına ancak “gerçekten” ilgisini çekecek bir şeyler varsa geçiyor. Yapacak başka şey olmadığı için değil. Dolayısı ile az izliyor, izlediğinin öz olmasını istiyor.

Çoğu ülkede, ya Ingilizce ikinci dil olarak benimsenmiş, ya da insanlar otobüste, trende durmadan kitap okudukları için, alt yazıları sahneleri kaçırmadan okuyabiliyorlar.

Bizde durum farklı, amca işten çıkarken varsayalım zinde bile olsa, eve minimum kırkbeş, belki de iki saatte gelince çökmüş oluyor tabi. Trafik örneğini İstanbul’dan verdim, sosyal etkinlik örneği sırada, o da diğer şehirlerden gelsin. Devlet tiyatroları sindirilmiş, hobi mağazalarını besleyecek potansiyel müşeriyi yetiştirememiş şehirlerden… Yoksa şu an örnek ararken bile aklıma bir tanesinin ismi gelmeyen büyük hobi marketler Siirt’te de şube açmak istemezler mi? İşte bu yorgunluk ve yoklukla, beyefendi ya da hanımefendi, akşam yemeğini yedikten sonra geçerler televizyon başına. Yaklaşık 3-5 saat süren “izlence saati” de sadece bizde vardır. Servis sağlayıcıları bu dizilerin orjinallerini seslendirmemişse, alt yazı okumak zul gelir, “aman kim okuyacak”tır.

İzleme süresi bu kadar çok, izleyenler bu kadar çaresiz olunca, bu yerli dizi zincirinde oyunculardan ve senaryo uyarlayanlardan bile daha başarılı bulduğum, hatta abartmaktan korkmadan en başarılı bulduğum yapımcılar, “öyle seyirciye böyle dizi” formülünü devreye alıyorlar.

Private Practice - Kate Walsh

Private Practice – Kate Walsh

Elin dizisinde kadın doğum yapıyorsa, doktor odaya girer, duruma göre varse bir veya iki satır replik okunur, plan değişir, kadın lohusa yatağındadır. Toplam on saniye…

Bunu hemen bizim hedefe uyarlayalım. Birincisi, hükümetin o dönem desteklediği bir doğum yöntemi varsa, onun geyiği dönsün. Sonra doğumhaneye sedyeyle beraber bir hareketli sahne alalım, baba adayı hatunun elini tutacak, seyirciye “ay canımmmm ,kıyamaaaam, Selahattin sen neden böyle değilsin?” dedirtelim. Ameliyathanede öten cikleyen alet edevat olsun, yoksa bizimkler “Aynur, karıyı doğurtacaklar mı şimdi?” diye ikileme girerler. E hadi doğum başlasın dediniz mi? Yok, önce doktorlarımız ellerini yıkarken bir ön konuşma yapacaklar. Orjinalde yok ama ha! Şu eller ykıandıktan sonra eldivenli ellerin havada tutulması mutlaka gösterilmeli. Doğum başlar nihayet. Başlar da bitmez ki… Bizde her doğum, bir hamilelik ve doğuma hazırlık semineri uygulaması gibidir. Doktorlarımız elleri havada girerler doğumhaneye ama baba adayı yağlı saçlarıyla ablanın elinden tutmuş “nefes al, nefes ver canım” diye sufleye başlamıştır. Anne adayı da en az bir dakika boyunca boynundaki damarlar şişerek sancı sahnesi yaşayacak ki, Zarife Hanım çekirdeğini daha bi heyecanla çitletsin. Her üç ıkınmada bir, doktorlar birbirine “Naci daha önce hiç mi vajina görmedin” der gibi bakarlar, bu bakışlar da en az onar saniye gözümüze sokulur. Bakışların sebebi, ülkemizde öndeki aracın yavaş giden sürücüsünün annesininkini ağzından düşürmeyen vatandaşımıza, “vajina” kelimesini söylemenin zor gelmesidir. Nihayet bebek doğar, sanki az önce plasentayı yırtmadan buzdolabı poşetnden çıkmış gibi annenin kucağına verilir. Bizim bu yenidoğanın ele verilişi sahnesi merakımıza rağmen, yerli kast ajanslarının elinde üç aylıktan küçük bebek olamadığı için, bütün yenidoğanlar yedi buçuk kilo doğarlar bizim dizilerde…

Bunun gibi her önemli iki dakikalık sahneyi araya gereksiz planlar sokarak on iki dakikaya çıkardık mı, dizinin süresini de 22 dakikadan 122 dakikaya çıkarır mıyız? Bırak o hesap makinasını… Çıkarırız. Bu da sana diziden önce yedi dakika, dizi başladıktan bir dakika sonra, dizinin ortasında, dizinin son sahnesinde reklam araları verir mi? Verir… Bir de o uzuuun reklam arasından sonra son onbeş saniyeyi yeniden oynatıp alttan jenerik akışını başlattın mı, senden iyisi yoktur karlılık açısından. Aman canım, kimin annesine küfredilmiyor ki? Afyon kaymağının içine, biraz Adana, biraz Urfa, iki kaşık yoğurt, dört tane ceviz içi, İzmir lokumu kattın mı? İyice de parçalayıcıdan getirip macun kıvamına sok! Anca “hayatta kalmak için” yenilecek bir karışım oldu çıktı.

Şimdi paşam, demem o ki; ben dizi izlediğim gibi, sizi de izliyorum! Diziyi eleştirmem, ne eleştireceğim? Bir dizinin en iyi yapım eleştirisi aldığı izlenme oranıdır. Aslanlar gibi reklam alan, para basan, oranın dibine vuran da, bence başarılıdır.

Ama ben insanı eleştiriyorum. Her önününe konanı yemese mesela? Yemek yerken damak zevkimize gösterdiğimiz özeni, göz zevkimize de göstermek için gerekli alt yapıya sahip olsak?
Okumayı sevsek, filmleri, dizileri de okusak… Paylaşsak, iyisini, kötüsünü… Gerçekten iyi olanın “takipçisi” olsak? Özen göstersek yazarına, oyuncusuna?

Sen altyazı okumaktan imtina eder, başkasının acısı ile kendi acını unutur, başkasının çaresizliğinde kendi ezilmişliğini paylaşmış hissedersen, elin eğlencelik dizilerini, araya satır arası bilinçaltı mesajları ile servis ederler, sen de hayatının gittikçe yuvarlanmaktan hallice gittiğini görmeden ömrünü tüketirsin parıltılı ekran karşısında…

Bu yazıyı yazarken okuma alışkanlığını, yerli/yabancı filmleri, izlenmesi gerekenleri hatırladım, unutturmayın, bir ara onları da yazayım… mı?

2012 gitmeden 2013 gelemez…

2013

2012′yi öyle ya da böyle geride bıraktık. Yeni bir yıla merhaba demeden önce sevinmemiz gereken, bir yılı daha bize yakışır şekilde, onurlu, dik, mağrur bırakabiliyor olmak.
Önce 2012′yi huzur ve barış içinde uğurlayalım. Hakkını verelim. Ne yaşadıysak, ne yaşattıysak sorumlusunun bizzat kendimiz olduğunu kabullenelim.

2012′yi layığı ile uğurladığınızda, göreceksiniz ki 2013 de, büyük umutlarla, güzel surprizlerle gelecek.

Eski yılınızı sağ salim çıkardığınız için tebrik ediyor, yeni yılınızın sağlık, mutluluk, huzur, başarı ve dilediğiniz binbir türlü ihtiyaçlarınızı karşılayabilmesini diliyorum.

Sevgilerimle,
Ender FIRATOĞLU

2013

2013

 

Ölümsüzsün, haberin yok! Dur hemen açma camı bi bekle…

Len

Aslında, hiçbirimiz ölmüyoruz biliyor musunuz? Ölümsüz formlarız hepimiz… Mucizevi bir şekilde, biz hayattan bıkıncaya kadar kazadan, hastalıktan, aklınıza gelebilen her türlü ölüm sebebinden kıl payı kurtuluyoruz. Kendi yaşadığımız hayatta, sadece bir tek zaman çizgisi var ve bu çizgi bir her tehlikeli durum yaşadığımızda çatallanıyor. Biz doğal olarak bu çatal zaman çizgisinden hatta kaldığımız çizgiyi seçerek ilerliyoruz.

Ancak ilerlemeyi tercih etmediğimiz zaman çizgisinda bıraktığımız sevdiklerimiz, ki birer kopyaları da bizim seçtiğimiz zaman çizgisinde bizimle birlikte mutlu mesutlar- bizim için yas tutuyor, gözyaşı döküyorlar.

Biz o zaman çizgisini asla bilmiyoruz, bilmeyeceğiz. Ama başkalarının sadace bizim seçilmiş yaşam çizgimizle örtüşen kısımlarını biliyoruz. O yüzden, sevdiklerimiz de aslında ölmüyorlar. Sadece, bizim bilmediğimiz ama onların seçtiği farklı bir zaman çizgisi üzeinde hayatlarına devam ediyorlar.

Aşağıdaki grafik ile az buçuk tarif etmeyi başardığımı sanıyorum. Senin başkalarının ölümünü deneyimlediğin hayat, yengenin sensiz kaldığı çizgi tarafı gibi grafiğin… Sen onu öldü biliyorsun, o ise başka bir zaman çizgisinde gönlünce yaşıyor ölümsüz hayatının günlerini.

Ölümsüzlük çizgisi...

Ölümsüzlük çizgisi…

Kafada canalndırmak biraz zor aslında, çünkü bu durum sonsuz paralel zaman çizgisinde yaşanan sonsuz hayat olduğunu kabul etmek gerek. İyi de dostum, sonsuzu senin gözünde büyüttüler bu yaşına kadar. Senin sonsuz dediğin, beş yaşındaki çocuk için “yüze kadar saymak”. Yeryüzünde beş milyar insan, her birinin ömrü boyunca yüz ayrı noktada çatallandığını varsayalım, ki bana kalsa onu da milyar yapardım ya, hadi seni ilk dakikadan zorlamayalım, ne de olsa daha bunu yeni bitirdin, demektir ki 500 milyar alternatif zaman var :) E bir de bu alternatif zamanların birbiriyle çakışan hayat kombinasyonları… Matematiği biraz zor biliyorum ama imkansız değil. Hele evrenin işlemcisi kesin yeter diye düşünüyorum.

Bunu iyice düşündüğünüzde, vakit ölen sevdiklerinizi daha bir umutla yolcu etmek, kendi hayatınız içinse, daha bir cesaretle atılmak hissi doğmuyor mu içinizde? Ölümü de inkar ettim, daha ne yapayım karrrdeşim…

Yine de, benimki henüz teorem. O yüzden çok zorlamamak lazım :D Paralel zaman çizgisinde de olda yengeyi ağlatmayalım fazla. Kapa şimdi pencereyi, uçmayı deneme hemen Superman. Bi pelerin giy bari, üşüyeceksin. Zemini de çimen seç, belki atıyorumdur?

Haydi sağlıcakla…

Ya uzaylı gördün de tanımadıysan?

Uzaylı İstilası

İyi niyetimizden mi bilinmez, hem evrenin bir yerlerinde, tee oralardan kalkıp bizim dünyamıza gelecek kadar gelişmiş bir taşıma teknolojisini icat edecek kadar akıllı birileri olduğuna, hem de dünyaya gelir gelmez en ilkel ateşli, hadi olsun lazerli silahlarla saldıracak kadar da mal olduklarına inanırız.

Abi bilmem kaç ışık yılı ötesinden, Atılgan’ın bile sarsıntısız atlatamadığı sıçramalarla mekana gelsin, yırtık pijamadan fırlar gibi, tahrip gücü yüksek müdahalelerle elde etmek isteyeceği gezegeni mundar etsin… Yok öyle üç kuruşa beş köfte! Gelin ben size benim “uzaylı istilası” teorimi anlatayım.

Bir kere, ben uzaylı olsam, hiç de uzaylı gibi davranmam. “Klark, az önce Superman burdaydı” tribi vardır ya. Onun gibi yaparım, ama öyle kamyon kaldırma, köprü tadilat işlerine de girişmem. Herkesin kodu 007 değilki, sınırdan geçer geçmez boynuna “ben senin oyununu bozmaya geldim” tabelası assın.

Becerebiliyorsam, komple fiziksel görünüşü taklit eder, o da olmadı iblis tarzı (şimdi tüm detaylarını anlatıp sırlarını ortaya dökmek istemiyorum) işlemlerle bir iki tanesinin beynine yerleşirdim. Kamuflaj işini hallettiysek, stratejiye geçelim mi?

Şimdi bir de olayın içinde zaman mefhumu var… Kime göre bir saat, kime göre bir yıl, bir asır? Belki adamın gezegenindeki pariteye göre, bizim bin yılımız, onların bir yılına denk geliyor? O zaman iki yıl, bir gezegeni ele geçirmek için çok da uzun zaman sayılmaz. Ben beklerdim en azından, ucunda gezegen var.

Haaa, geldim mi ikibin insan yılı önce? Şimdi bunların karşısına çota diye de çıkmak olmaz, ver birader arkadan parlak ışığı, makyajda tutarsızlık varsa, haleler içinde göze batmasın… Neyse işte… Bir şekil aramıza da yerleştiler mi? Zamanları da bol. Teknolojileri bizden ileri. Eee? O zaman kuralım baba bir kaç şirket, yönetelim bunları, bize kaynaklar için köle lazım, köle olduklarını bilmeden çalışsınlar mı? Çalışsınlar tabi, işlerinin adı ne?

“Bak ben bunlara her gün en doğal kaynakları suya alternatif bi’şe satayım, beriki bir noktadan diğerini kolayca gidebilecekleri bir teknoloji kakalasın. Jupitergillerden Kal-El var, o da bir noktadan diğerine görüntü aktarsın. Petrol, demir gibi kendi dünyalarını sömürerek kullandıkları kaynakları bu mallara bırakalım, biz korku, stress gibi ruhu besleyen enerjilerini alalım.” demediği ne malum liderlerinin?

Ben bilemem, siz de bilemezsiniz… Ama bir kaç güne derim parlamaya başlar, ya da bu civarlarda uçan ışıklı cisimlere rastlarsak, bu uzaylılar hakkaten mal demektir :D Siz de bunları okumuş ama anlamamışsınıza çıkar.

Olsun, ben yazarken keyif aldım, umarım siz de okurken alırsınız. Anlamak şart değil :D

“Enderci” deyip karalayacaklar yobazlar beş yüz yıl sonra…

humanevol3[1]

Alayı girmiş bir hummalı tartışmaya; “evrim gerçek mi değil mi?”, “Darwin ne ayak?” diye… Madem kafanız bunlarla karışık, gelin ben sizin aklınızı biraz daha alayım :D

Hiç çevrenizdeki insanların, her birinin farklı bir hayvana, bazen tümüyle, bazen sadece karakter, bazen ise aynı zamanda fiziksel özellikleri ile benzediğini düşündünüz mü? Sırtlan gülüşündeki sinsilik, sırtındaki kamburla bütünleşen leşçiler, düşünceli ve sarkık suratları, şişmiş gözaltı torbalarıyla, sırtlarındaki hörgüçte bir milletin vebalini taşıyan Arap binek hayvanlarını andıran padişah özentileri…

Ben evrime inanmanın ötesinde, Darwin’in “insan maymunun evrilmişidir” basite indirgenmiş teorisinden bir adım ileri gidiyorum ve bir zaman önce, bugün kestiremediğimiz ama genel eğilime uyarak “radyoaktif bir meteor çarpması” sonucu diye bir bahane uydurabileceğimiz bir nedenden, o an dünya üzerinde yaşayan ne kadar çeşit canlı varsa, hepsinden en mal olanları, kaçıp mağaralara, deliklere saklanamadıkları için kromozom sayılarını eşitleyen ve diğerlerine oranla çok hızlı evrmleşmelerine sebep olan bir “ışına”, “ses dalgasına” veya “dalgamotora” maruz kaldılar.

Bu öyle bir etkiydi ki, beyin hızla tabiatın dışında, hatta ona aykırı şekilde düşünme yöntemleri geliştirirken, tüylerde dökülmeye, ayağın yere basması yeterli, hatta hızlı koşabilmek için olmazsa olmaz “pati/parmak ucu”na basarak yürüyebilmek yerine, ilk ekleme kadar üzerine basmayı gerektirdi. E bu şekil yürümeyi zorlaştırınca biri “baba ben iki ayak üzerine kalkıyorum, valla böyle çok da rahat oluyor” deyiverdi.

Bu dünya dışı etki, kromozom sayılarını eşitliyor, uzuvlara şeklini veren kök hücrelerin benzer şekilde mutasyona uğramasına neden oluyordu ama, herkesin içindeki hayvanın detay özellikleri baki kalıyordu. Kısaca hepimiz, iki kollu, iki bacaklı, her el ve ayakta beşer parmaklıydık ama, ağız, burun, toto, göbek farklı kalıyordu. Mesela her ikisi de “ayı” kökenli olmasına rağmen, biri kıllı cüssesi, kalın boynu, kükreyen sesi ile “ayı” gibi, diğeri evrim esnasında aradığı balıkların peşinden suya salınan “deniz ayısı” gibi, on beş santim kalınlığında yağla kaplı, katmer katmer gerdanlı, burnu ağzına girmeye meyilli bir tip olarak evriliyordu.

Biri serçeden evrilip, köşe yazılarında serpiliyor, diğer kelaynaktan gelip, siyasette sönüyordu. Kimi kurt olmayı, kimi tilki kalmayı, kimi aslan, kimi gergedan takılmayı miras almışlardı atalarından.

En temel haliyle, benim “evrim teorim” budur. Arada yine döneriz bu konuya, detaylardan gerdanlık yaparız en parıltılısından. “Enderci” diye itilip kakılmaya, “Enderizm dinleri inkar etmektir” gibi ithamlara hazırsanız, buyrun burdan yakın :D

Ama ne var biliyor musun? Şu güzelim hayatının bir yerlerinde, birazcık olsun sorgulamayı seçtiysen, bunu ya da benzerini sen de düşündün kesin… Ama sen düşündün, ben yazdım!
O kadar da olsun farkım!

Kurt puslu havayı sever ama dalavere için değil, görüş açısından!

Kurt sürüsü saldırırken

İlkokuldan beri, arkadaşlarım bir kompozisyon ödevinin başlığının ne olmasını düşünürken ben kelimelerin özgürce akmasına izin verir, en tepede bir satırı boş bırakırdım. Herhalde en sevdiğim şekli bu yazmanın; serbest çağrışım… Tabi, ödevin de konusunun “serbest” olması gerektiğini düşündürüyor bu. Öyle değil aslında… Bir kelime veya konu bulduktan sonra onunla ilgili bir yerlerden gelecek ilk çağrışımla da yazabilirsiniz. Bayılırım beynin kendini en doğal hali ile akışa bırakmasına…

Bugün, Google ana sayfasında yer alan Doodle, Grimm Kardeşler’in doğum günü adınaydı ve “Kırmızı Başlıklı Kız”ı da çok güzel bir kayar çizgi gösterisiyle sunmuşlardı. Bağlantısını koymak istedim ama bunun için yarına kadar beklemeliyim sanırım. (Ertesi gün)

Ben de başlangıç konumu Kızıl Kafa’dan esinlenerek açacağım. Kendisine verdiğim isimden pek de hazetmediğimi anlamışsınızdır, zira ben fena bir kurt hayranıyım. Zira o hikayede, Grimm biraderler neyi sembolize etsin diye kullanmışlardır bilmem ama, kurt olmamış. Hiçbir belgeselde veya kayıtta kurtların avlarını elde etmek için dolambaçlı yollar izlediğine rastlayamazsınız. Aç bir kurt ormanda kızıla rastlarsa, daha sarı göz bebekleri ile karşılaştığı yerde gözüne ışık tutulmuş tavşan gibi donup kalacak şapşalın üzerine atlar, büyük ihtimalle önce boynuna geçirdiği dişleriyle omurgasını felç edecek şekilde kırar ve iştahla yerdi. Anneanneyi de, sabaha bırakırdı… Şaka şaka… Hiçbir kurt, birini evine girerek taciz edecek kadar aç olmamıştır.

Hikayenin gerçekçi kısmı biraz barbarca geldiyse, lütfen bluğ çağına bile gelmemiş kız çocuklarınızı ormana tek başına göndermeyiniz ve yazımı okumaya devam ediniz. Wolverin (aslen “ayı” kökenlidir ama kurtlar da tarih öncesinde ayıdan evrilmişlerdir) ve Lobo (anti-kahraman olur kendileri) hayranı bir adamın Internet günlüğünde olduğumuzu hatırlayalım.

Kurtlar doğada, beş ila on bir üyeden oluşan sürüler halinde yaşarlar ve sosyal yaşamları biz insanların örnek alabileceği kadar yozlaşmaktan uzak, benim tabirimle delikanlıca ve onurludur. Asla kendilerinden daha büyük hayvanların avlarından arta kalana tamah etmedikleri gibi, çoğu zaman kendilerinden on kata kadar daha büyük av hayvanlarını stratejik saldırılar ile alt ederler. Belgesel tadında, “alüvyon, bozkır” kelimelerini kullanarak da cümleler yazacaktım, bundan ileri gitmek istemedim.

Sürü, Alfa, onun eşi ve diğerlerinden oluşur. Her sene Alfa çiftin yavruları katılır. Alfa çift, genellikle birinden biri ölmediği takdirde, yaşamları boyunca birlikte ve tek eşli takılırlar.

Sürü içerisinde, itaati kaçınılmaz bir hiyerarşi vardır ve bu hiyerarşi ancak güçlerin farklı bir şekilde evrilmesi ile devredilmesi sonucu değişir. Cümle uzun, kısası, genç kurt Alfa’yı yenerse yeni Alfa olur. Yenemezse, sürüden uzaklaşmak zorundadır. Bir süre tek tabanca takılır, sonunda da ya tek takılmaya ya da yeni bir sürüye katılmaya karar verir.

Alfa’nın otoritesine koşulsuz itaat olmazsa ne olur? Sürünün gizli alfası olan doğurgan dişi etrafında toplanan dişiler, “yahu bu bizim Alfa pek bir formdan düştü, şu kara kuyruk daha mı yakışıklı ne?” demeye başlarlar. Bu sürü içinde kuyruk koklatmalarla yeni yetme arkadaşa da hissettirilir ve o arkadaş, artık istemese de Alfa olmaya birinci sıradan adaylığını koymuş sayılır. Az önce atlamışım ama, eğer vatandaş sandıktan çıkmayı becerirse, bu sefer bizim emekli Alfa sürüye veda edecektir. Ama bazen genç akıllı çıkar, “eski sürüde yeni Alfa olacağıma, kendi sürümü toplarım” der ve kendi eşini seçmek üzere sürüyü terk eder.

Hep Alfa dedik ama, sürünün diğer üyelerinin de saygı duyulması gereken bir özellikleri var; varlıklarının nedenini bilmek ve gereğini koşulsuz yerine getirmek! Bana göre değil ama bu takdire şayan olmaması anlamına gelmez!

Kurtlara olan saygım, hiyerarşiden değil, otoriteden, sürü yaşamından değil, hele Alfa’nın tek eşini, sürünün diğer dişilerinin koruyup kollamasından hiç değil. Değil ama bunlar az sonra bahsedeceğim özellikle birleşince hayranlık uyandırıyor. Kurtlar, art niyetsiz, içten pazarlıksız, direkt etkileşen hayvanlardır. En çok bu özelliklerini severim. Ormanların kralı aslandır derler ama, ben kurt kadar pervasız içgüdüleri ile hareket eden hayvan tanımam… Karada en azından… Denizlerde de bir benzeri var, siz tahmin ettiniz ama ben onu bir başka yazıya saklayacağım.

Konuyu ille de bir yere bağlamak gerekirse, ki bağlamasak bile olurdu, kurttan bahsetmekten keyif aldım ben yeterince, kurt gibi yaşayan insanı da severim. Ailesine sahip çıkan, eşine saygı duyan, sürünün menfaati için hayatını ortaya koyan, tavizsiz yaşayan ama her çağda hayata uyum sağlamayı başarabilmiş olmak… Bir de gücünü bilip, onun o vakur edasıyla tehditsiz, taahhütlü yaşamak!

İşte o zaman, elde balta hem de yaş ağaç kesen ormancının da haddi olmaz kurdun hakkından gelmek. Pis çapulcu! De get!

Kurt

iPhone 5 – Almaya değer mi?

iPhone 5 vs iPhone 4S

Evet, nihayet bir seneden daha fazla piyasaya sürülmesini beklediğimiz, önce yerine iPhone 4S modeli ile hüsrana uğradığımız, sonra da bu sene memlekete gelmesi için aylarca beklediğimiz iPhone 5 ülkemizin servis sağlayıcıları da dahil olmak üzere pazarda yerini aldı. Peki iPhone 5 – Almaya değer mi?

Biliyorum, daha kendi memleketinde piyasaya çıkar çıkmaz hakkında pek çok yazıldı çizildi. Ama hem inceleyelim hem hatırlayalım… Bu yazıyı yazarken şu yazı referans oldu, ama unutmayınız, bu yazının yazıldığı yerde iPhone 5 fiyatı 675 USD.

Öncelikle tasarım olarak incelmiş, bir miktar uzamış olarak gördüğümüz yeni modelde, telefonun altına alınan kulaklık girişi, yeni standarttaki şarj slotu ve farklı hoperlör çıkışları bu telefonu eski modelinden hemen ayırt edebilmemizi sağlıyor. Ayırt edilebilirlik, ucuz statünün ucuz karşılandığı medeni toplumlarda önemsenmeyebilir ama, bizim gibi kuaför çırağının annesinin bileziklerini bışak zoruyla sattırıp yeni telefonuyla mahallede caka sattığı toplumlarda önemli bir durum!

%18 daha hafif olan bu yeni modelin farkı hissettirdiği açık. Ama işe nankörüz ya, bir çok inceleyen de tıpkı benim gibi hafif telefon çakma telefondur hissiyatına kapılmış. Ne yalan söyleyeyim, iPhone 4S’in ağırlığı tam da güven-konfor dengesinin sınırındaydı.

Kullanıcıların büyük çoğunluğunun servet yatırdıkları telefonları kılıf ile kullandıkları ülkemizde, elbette Bond tarzı cam arka yüzün yerini alan klas görünümlü aluminyum kapak beklenen etkiyi bırakamayabilir. “Çizilmez mi?” endişesinin cam arka yüzden daha fazala olmaması gerek diye düşünüyorum. Bu arada düşme testlerinden de piyasadaki en etkili rakibinden çok daha yüksek anlar almış kendileri…

http://www.youtube.com/v/6M5q5TRuAsY

Teknik açıdan, çok fazla değişim olmasa da, hızıyla fark yaratacak bir teknoloji eklendiğini söyleyebiliriiz. iPhone 4S için çok gördükleri, iPhone 5 ‘ i bekledikleri LTE (Long-Term Evoluion) sayesinde hızın “uçtuğu” iddia ediliyor. Ki bence bu akıllı telefon seçiminde en önemlisi olmalı… Android piyasası için pek de yeni olmayan bu teknoloji, Apple’ın A6 işlemcisi ile birleşince ortaya akıllara zarar bir hız çıkmış. (Kimbilir iki sene sonra bu hıza ‘akıllara zarar’ dediğim için ne güleceğiz.)

Zaten bir süredir hepimizin haşır neşir olduğu iOS 6′nın özellikleri ile de birleşince fark yaratmış, tüm işlemler gerçekten akıcı olmuş.

Bu gayet hızlı karışım kendini en çok Google Maps’in yerini alan Flyover ile belirgin olmuş. İşlemci ve bağlantı hızı, ekran kaydırma esnasında render edilen modellerde farkını ortaya çıkarmış. Kalite ve odağı ile sabit kalan kamerasıyla da, %40 daha hızlı fotoğraf çekebiliyorsunuz.

Siri de bu karışım ile uçmuş diyorlar ama henüz Türkçe siri uzak, Ingilizce olanı da birçoklarına “anlamadım hemşerim” sempatisiyle yaklaşacaktır. Siri, benim “voice recognition” konusnda Android cihazları gördükten sonra Apple’dan beklediğim en büyük gelişme sahası, ama göreceğiz.

Sonuç olarak, ekran büyüklüğü, incelmesi ve hafiflemesi, gözardı edilmeyecek hız gelişimi ile iPhone 5 Amerika’da olsam değişsem mi diye düşünebileceğim bir model. (Ordaki arkadaş “değişmem” demiş.)

Ama Türkiye’de, piyasaya yeni çıktığı fiyatları ve ikinci el piyasasında telefon değerlendirmenin, bize özel “pasaport kayıt” sistemi ile harika bir panayıra dönüşmüş olmasından mütevellit, ben iPhone 5S veya iPhone 6 ‘yı beklerim. Elimdekinin başına bi’şe gelmezse :) Pasaportunuz müsait, getireniniz de varsa, Amerika fiyatlarından bir iPhone 5 alıp, eski iPhone 4S ‘inizi burda aynı fiyata yakın elden çıkarabilirseniz, durmayın alın derim…

Bir de unutmadan, herkesin hoşuna giden şu şarj slotunun küçülmesi olayı, beni bozdu çünkü evde eski tip slot ile çalışan bir çok aler ve sarj ünitesi var.

Umarım faydalı olmuştur, çok kısa bir süre inceleyebildiğim iPhone 5′i size yazılı kaynaklarla da destekleyerek anlatmaya çalıştım… Sevgiler…

Phorm – Bir taciz hikayesi

Big brother

Big brother

İlk olarak sosyalmedya.co aracılığı ile, olmadık anlarda karşıma porno sitelerin spamları gibi çıkıp “bu pencereyi kapattığın takdirde, sisteme dahil olursun” (ya da benzeri) bir söylemle açılan Internet Explorer penceresinin muhteviyatından haberdar oldum. Phorm – Bir taciz hikayesi de buradan yola çıkıyor.

Bundan bir kaç ay önceydi sanırım, henüz bilgisayarımı açmış, memleketimin o dünya devlerinden dört kat hızlı internet ağına bağlanmışken, açmak için tıklamadığım Internet Explorer’ın gezinti.com sitesi ile karşıma çıkması beni bir hayli şaşırtmıştı. Ben öyle karşıma çıkan pencereleri aceleyle kapatanlardan olamadım. Porno spam bile olsa, “nasıl oldu da açıldı” diye inceler, açılmasına sebep olan sayfa ile birlikte engellerim. Buna da aynı mantıkla yaklaştım, çünkü istem dışı açılan sayfa, istem dışıdır!

Dikkatli okuyunca gördüm ki, eğer sayfanın bir tarafında yer alan “bu hizmetten faydalanmak istemiyorum” bağlantısına tıklamaz ve bir çok orta seviye Internet kullanıcısının yapacağı gibi sayfayı kapatırsam “sisteme dahil” oluyordum. Phishing olarak da tabir edilen, gözden kaçması özellikle istenen saptırmalarla insanları dolandıran bir taktiğin içindeydim. (Sonradan bu işleyişin olması gereken hale döndüğünü de öğrendim.)

TTNet, Türk Telekom, Ayşe, Ahmet, Ingiliz, Turk, kim olduğundan, amacından ziyade, ilk öğrendiğim, sisteme -kendi ifadeleri ile- davet şekli etikten çok uzak bir yapıydı.

Anlamamış, sayfa tabanında yer alan “TTNet” ibaresi ile de çılgına dönmüştüm. Ben TTNet’ten zaten hiç hazetmediğim şekilde hizmet almak zorunda bırakılıyorken, bir de beni dolandırıcı yöntemleri ile asla istemeyeceğim bir sisteme dahil etmeye çalışması beni çileden çıkarmıştı. Kim oluyordu da, kiraladığım evin sahibi olduğu için odalarıma kamera koymaya kendinde hak görüyordu.

Benzetmeden devam edersek, kameraları güya benim isteğim doğrultusunda koyuyor, ancak açıklamayı “sen kapını açık bıraktığında evine gelen kamera montaj ekibini yakalayıp evden kovmazsan, gizli kameralar senin asla farketmeyeceğin şekilde evine yerleşecektir” diye de bana seçenek sunuyordu.

İşim gereği ağ trafiğimi kontrol etmeyi, TTNet saha elemanlarının keyfi port değişikliklerinden korunmak için, hızımı gözlemlemeyi mecburi bir alışkanlık edindim. Ancak Internet’in meshur hız kontrol sitelerinden speedtest.net ‘in Ping sürelerinden ve paket kayıplarından kıllanıyordum zaten, üzerine bir de bu “sistem” tanıtımı tüy dikmişti.

Ben o anda sistemin bir web uygulaması olduğunu düşündüğüm ve kendimce sağlıklı olarak engelledğimi düşündüğümden, arkadaşlarımı “aman diyeyim, şöyle bir açılan pencere ile karşılaşırsanız, ‘istemiyorum’ bağlantısını tıklamadan kapatmayın” diye uyarmakla yetiniyordum.

Sonra anladım ki, eyvay eyvah, sistem DPI adı verilen bir yöntem ile, web değil, IP tabanlı değil, direk altyapıya “çakılmış”. Hani şu 22 Ağustos Internet filtrelemesi gibi çağ dışı bağnaz dayatmalardan kurtulduğumuzu sanacakken, memleketin içme suyu borularının başına grip aşısının patent sahibini oturtmuşlar sanki…

Vay arkadaş, benim hakkım, hukukum, özgürlüğüm bu kadar mı ucuz ki, sen “bunu tüm dünyada yapıyollar, emme bunlar resmi yapıyor, bi de vergisini ödüyollar” diyerek benim gözümün baktığı yeri elaleme peşkeş çekebiliyorsun? Bu hizmetin sonucunda vergi alıyorsun da, bu vergi bana daha fazla demokrasi sağlamana mı yarıyor?

Gizlidir, güvenlidir, değildir, öyledir, değildir. Arkadaş sen insan haklarının egemen olduğu hangi ülkede, sisteme dahil olmayı varsayılan yapıp, “istemezsen çıkarsın” diyebilirsin? AB’de, web sitesi üzerinden eposta adresi toplayabilirsin ama bu kişilere onayları olmadan eposta bile gönderemezsin! Memlekette, örnekleyecek olursak, “sen vermediğin halde biz senin epostanı sisteme dahil ettik, farkına varıp itiraz etmezsen, biz bundan tonla para kazanacağız, epostalarında kirli çamaşırların varsa, o senin sorunun” denmektedir.

Konu ile daha geniş bilgiye aşağıdaki kaynaklardan ulaşabilirsiniz. Ama bence, toplumsal olarak halihazırda bir sürü dayatmaya maruz kalmışken, bilgiye erişme özgürlüğümüzü tepemize yerleştirilmiş bir kılıç gibi tehditle sınırlayan bu tür yaklaşımlara karşı tavizsiz olmalıyız…

Bir de, benim yakıştıramadığım, Turkcell, Vodafon, Borusan, Superonline gibi TTNet’en en azından yönetim olarak bağımsız kuruluşların, kendi hizmetlerinde de bu durumdan etkilendiklerini bildikleri halde abonelerini uyarmamış olmaları.

Phorm Türkiye yetkilisinin de basın bülteni yoluyla, kimseyle yüzyüze gelmeden yapmaya çalıştığı açıklama, “biz iyi niyetliyiz, rakiplerimizin oyunudur bu” havasında ve iç rahatlatıyor, “Internet bankacılığı gibi siteleri izlemiyoruz”! Paket takibi yap, tüm şifrelerimi de trafikten edin, ama bankadaki birikimime göz dikmediğin için müteşekkir olayım. E, iyiymiş…

Neticesinde, Phorm, bir şirket… Şirketler, farklı ülkelerde, o ülkelerin düzenlemelerine göre faaliyet gösterirler. Düny açapında 90 milyar dolarlık pastadan pay kapma çabasındaki şirkete “nasıl yaparsın” demem! Ama vatandaşını bu psatadan paya karşılık satan tekelci zihniyete “çüş” derim!

Benim detaylı bilgim olmadan, seçeneklerim açıkça önüme konmadan, bilgi paylaşma hakkıma konan takibat da, benim için tacizdir…

Benim de keyifle okduğum ve daha detaylı bilgi edinebileceğiniz adres:
http://www.ozguruckan.com

Kaynaklar:
http://sosyalmedya.co/phorm/

http://sosyalmedya.co/phorm/

Phorm Ticari Aktiviteler.pdf

Sisteme dahilseniz öğrenme ve iptal etme adresi:
http://www.gezinti.com/hesabim

Dunning Kruger Efekti (Sendromu)

dunning kruger syndrome

dunning kruger syndrome

Dunning Kruger efekti, en temel anlamda, kişinin cehaletinden kaynaklanan kendini gereksiz üstün görme sendromudur. Bu da, düşük kapasiteli kişilerin, yetersizliklerini anlayamamalarına yol açar. Rekabet sırasında sık düşülen hatalardan biri, rakiplerinizin sizinle aynı kavrama yeteeğine sahip olduğunu düşünmektir.

Kapasiteniz ne kadar yüksekse, rakiplerinizin de o kadar yüksek kapasiteye sahip olduğunu düşünerek, kendinizi ortalama seviyede görmeniz riski artar. Hatta bazı durumlarda, rekabet içinde olduklarınızın sizden daha üstün olabilecekleri endişesine kapılabilirsiniz. Bunun tersi durum ise, -ki malesef burda kapasitesi düşük olan siz olursunuz- kendinizi tüm rakiplerinizden üstün, hatta altından kalkamayacağınız rollere aday olarak görürsünüz.

Ancak günümüzün değerleme sistemleri, çoğunlukla bu sendromu hesaba katabilecek detaya sahip olamadıklarından, bu ikinci örnekte yer alan kişiler, gerçek performanslarını ortaya çıkaran sınavlarla karşılaşmak yerine, talip oldukları üst kimliklerle şaşılası ünvanlara erişmektedirler.

İlk olarak 1999 yılında ortaya atılan Dunning Kruger efekti, Charles Darwin’in “Cehalet, genellikle bilgi sahibi olmaktan daha çok özgüvene sebep olur” ve Bertrand Russel’in “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır” sözlerinden yola çıkan Justin Kruger ve David Dunning tarafından yapılan bir çalışmadır.

Tam metni şöyle;

“İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine, her şeyin hakkı olduğunu düşünür!
Ancak, bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı, meslekî açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.
‘Eksiler’, kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür. Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.
Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü’ davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler…
Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler…
Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar… ”

Benim bu hipoteze her zaman biraz korkarak yaklaşmamın sebebi, gerçekliğinden emin oldukça aptallığa yakın hissetmemdir. Öyle bir iddiadır ki, akıllı olduğunu sanan hiçkimse, kolay kolay bu tespiti ortaya koymak istemez.

Yine de, paylaşmanın aptal durumuna düşme endişesinden güçlü olduğu bir sisteme inanıyorum. Dolayısı ile bu yazıyı yazarken, kendimi akıllı sananlardan gösterme riskini de alabilirim. En azından bunun için yeterli olduğunu düşündüğüm sağlam dayanaklarım var. :) (bkz : Referanslar)

Kişi kendini anlattıkça ne kadar değerinin enflasyona uğradığını düşünüyorsam, kafası çok basmayanların dünyasında da, takdir almak için sonsuz bir kendini satmaya çalışma çabası olduğunu düşünüyorum. Belki doğru belki yanlış ama bu modern çalışma ortamında büyük bir açmaza dönüşebiliyor.

Sizin kapasitenizi ölçmek, performansınızı değerlendirmek ve nihayetinde bir şekilde bunu takdir etmekle yükümlü olanların, sadece vitrine koyduklarınızın tembelliği ile hareket etmeleri çok da az rastlanan bir durum değil.

Bu satırları okurken, hepiniz kendinizi “akıllı” sınıflandırmasına koyacak ve çevrenizde ne kadar sizin kıymetinizi anlamakta zorlanan insanlar olduğunu düşüneceksiniz. Elbette, başarıları, başkaları tarafından da takdir görerek, bulundukları muhteşem yere kendi tırnaklarıyla kazıyarak ulaşanlar, üzerlerine alınmamalıdırlar.

Soru şu; siz akıllı olduğunuz için kendinizi yeterince ifade edemediğiniz şüphesinde misiniz, yoksa yetersizsiniz de başkalarının idrak etmekte zorlandığından emin misiniz?
Dunning Kruger efektinin neresindesiniz?

Şimdilik ara veriyorum, az düşünün devam ederiz…

Sevgiler

Kaynaklar:
http://en.wikipedia.org/wiki/Dunning%E2%80%93Kruger_effect

http://www.servetbasol.com/Articles/ucuyorum/APH-1214.htm